ÜYE OL
yazar sitesi

Yazaron' a Katıl

Senin de Yazıların Yayınlansın

Facebook ile Bağlan
Gmail ile Bağlan

Yalnızlık Allah’a mahsustur diye bir söz var, herkesin malumu olan. Bence bu söz, kısmi olarak doğrudur. Çünkü Yalnızlığın Allah’a mahsus oluşu hiçbir şeye muhtaç olmamasıyla alakalı bir durumdur. Yoksa insanda var olan tanınma ve beğenilme duygusu yaradılıştan gelen bir olgudur. Nasıl ki her sanatkâr sanatını görmek ve göstermek isterse; yaratıcı ve en büyük sanatkâr olan Rabbimizin de bizi yaratma hikmetlerinden biri bu tanınma isteğidir. Onun içindir ki Hakkıyla yapılan bir saatlik tefekkür yıllara şamil nafile ibadetlerden üstün tutulmuştur. Başa dönecek olursak, insan yalnız kalamaz. Sosyal bir varlık olarak insan, ara ara yalnızlık istese de toplum içinde yaşamak zorundadır. Bununla birlikte özgür yaşama isteği, toplum içinde yaşamanın koşulu olan kurallara uymayı, kişi için angarya haline getirebilir.

İnsan, toplum içinde uyması gereken kurallardan bazılarına nefsi, bazılarına da yaşadığı çevrenin etkisiyle uymakta zorlanabilir. Bu durumda da uyamadığı kuralın onun üzerinde vicdani bir ağırlık oluşturması kaçınılmazdır. “Kimi için vicdani ağırlık söz konusu olmasa da bu istisnai bir durumdur”. Bu ağırlığın etkisiyle yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışanlar olabildiği gibi tersinden bir aksiyonla, kendisi gibi düşünen ve kurallara uymayanların artması için de uğraşanlar çıkabilir. Bu iki durum, dönemlere göre değişiklik gösterebilir. Günümüz için ikinci kategorinin ağırlıkta olduğunu söyleyebiliriz. Nasıl mı?

Vatandaş Kuran’daki örtünme emrine uymayı başaramamaktadır. Bu emre uyamamanın oluşturduğu vicdani ağırlığın etkisiyle çevresindekilerinde bu emre uymamasını ister. Veya bu emre riayet eden ama bilgi yetersizliği sebebiyle bazı yanılgılara düşenleri din düşmanlarından bile daha hararetli şekilde eleştirir. Bu durum, kendi eksikliklerini bir kenara bırakıp başkasını görüntü planına çıkararak yükünün hafifleyeceği gibi bilinçaltı bir düşüncenin etkisiyle kuvvetlenir. Hatta bu durum, kiminde çirkefliğe varacak kadar etkili bir hâl alır. Pekâlâ hesap sorulacağını bildiği için kendine suç ortakları bulma telaşının bir yansımasıdır bu. Böylece, ama onlar da örtünmüyorlardı diyerek suçunun hafifleyeceğini düşünmektedir. Bazısı taraftar toplamakta zorlandığı ya da aksi fikir üretecek dağarcığı olmadığı için bu tarz fikirlere can simidi gibi sarılır. Buna örnek olarak televizyonlara çıkarılan ve garip fetvalar veren sahte hocaları ve onların fikirlerine dört elle sarılanları gösterebiliriz.

Bu psikoloji için başka örnekler de verebiliriz. Mesela, yaptığı kendini bağlayan ve dinle alakası olmayan insanların yanlışlarını, dine ve dindarlara saldırma vesilesi yapmada yarışmalarıdır. Ama bu vatandaşların birçoğu, yaptığı rezillikleri çağdaşlık sayanların ağza alınmayacak davranışlarına ses çıkaramazlar. Çıkarsalar bile, bu eleştiriyi yalnızca o yanlışı yapan kişiyle sınırlı tutarlar. Bir tarafta ne idüğü belirsiz bir soytarının hareketini bütün bir camia ve dine mal edip saldırırken diğer tarafa iltimas geçerek yalnızca suçu işleyeni eleştirirler.

Hasılı, bir mealcilik yarışıdır gidiyor ve yapılan bireysel hatalar bahane edilerek, sünneti terk etme ve meale sarılma çağrıları ortalığı kasıp kavuruyor. Elbette meal okuyacağız ve rabbimizin emir ve yasaklarını direkt olarak öğreneceğiz ama bu, bizi geçmiş kültürümüzü tekfir etme noktasına getirmemeli. Eğer sadece meal okuyarak allame olunuyorsa neden Araplar kendi dilleri olduğu hâlde ve her gün okumalarına rağmen medeniyet havuzuna su taşıyamıyorlar. Demek ki işin özünde imanın kaviliği ve bu imana sadakatle bağlanıp gereklerini uygulamak yatıyor. Sıffin savaşında yenilmekte olan Muaviye taraftarları mızraklarına Kuran sayfaları takarak aramızdaki hükmü Kuran versin demişlerdi. Onların maksadı, hakkın yerini bulması değil zaman kazanarak kendi haklılıklarını kabul ettirmenin yolunu aramaktı. Bugün için de yapılanların birçoğu aynı şekilde maksatlarını gizleme dürtüsünün bir tezahürüdür. Ve birçok kişi yaşayamadığı dini için, vicdanını rahatlatma adına, birileri tarafından yapılan yönlendirme ve yanlış yorumlara sıkı sıkıya sarılmaktadır.

18. YY. sonlarına kadar bir kuran tefsiri ya da meali yoktu. Sonrasında ümmeti bölmek isteyen İngilizler tarafından ilk tercüme ve mealler yaptırıldı. İlk tercümeyi Onlar adına Megamiz adlı bir Hristiyan Arap yaptı ve bu çoğaltılıp bedava dağıtıldı. Tıpkı Amerika’nın Marsall yardımıyla gaz lambasını bedava verip gazı beş misline sattığı gibi. İlk Türkçe meali ise Misak isimli bir Ermeni’ye yaptırdılar ve bu da bedava dağıtıldı. Çünkü insanların, sahabe ya da onlardan öğrendiklerini yazan müçtehitler gibi inanıp amel etmesini istemiyorlardı. Biliyorlardı ki herkes kendi dağarcığı kadar anlayacak ve ortaya birçok Kuran/yorum çıkacak.

Mesela, Kuran’da Hz. Musa ve Hz. İbrahim’in “Allah’ım bizi zalimlere/inkârcılara fitne yapma” diye yakarışta bulunduklarından haber veriliyor. Bunu mealler genellikle “Ey Rabbimiz! Bizi kâfirlerin/zalimlerin insafına bırakma” diye tercüme etmişlerdir. Ama fitne kelimesinin kökeninde “karşı tarafı azıtma” manası da olduğu için, “Allah’ım bizi kâfirlerin daha da azmasına vesile kılma” şeklinde de anlayabiliriz. İstismara açık bir konu olduğu için sağlam kaynaktan okumak önemlidir ama her koşulda meali hazırlayanın bilgisine ya da insafına kalınmaktadır. Bugün, istismara açık olduğu için hadis ve sünnetlerin tahrif edildiğini iddia edenler, birçok mealin aynı ayeti farklı şekilde yorumlaması karşısında sus pus oluyorlar. Ya da işlerine öyle geliyor.

Sözün özü şu ki taklit değil tahkikle yükümlü olan Müslüman, Kuran’ı okumaktan vazgeçip rafa kaldıramayacağı gibi sünnet ve alimlerin içtihatlarını da bir kenara bırakamaz. Bir başka deyişle; dinini doğru kaynaklardan öğrenip yaşamak ve yaşanması için çalışmakla yükümlü olan Müslüman, yaşayamadığı ve yerine getiremediği sorumluluklarını, başkasını suçlayarak hafifletemez.

Said Dayıoğlu


Konu : MEALCİLİK Mİ KOLAYCILIK MI?

Lisans : Yazaron Lisansı

06 Ocak 2019
2 0
Yorum yapmak için üye girişi yapın

Üye Ol Giriş Yap
0 yorum