ÜYE OL
yazar sitesi

Yazaron' a Katıl

Senin de Yazıların Yayınlansın

Facebook ile Bağlan
Gmail ile Bağlan
3 hafta önce

Çok sıcak bir havanın hâkim olduğu sıradan bir yaz günüydü. Eve girdiğimde ilk işim, Türk kahvesi yapmak için ocağa su koymak oldu. Cezveye su ile birlikte koyup iyice karıştırdığım kahve yavaş yavaş pişe dursun, çıtpıtlı gömleğimin düğmelerini rahatlıkla çözerken; vücudum da tatlı bir rahatlamaya kavuşmuştu.

Hayatımızın genelinde de o kadar sıkı gömlekler giymiyor muyduk? Bizi bunaltan maskeler takmıyor muyduk? Ama bizi o maskeyi takmaya mecbur bırakan bir şeyler vardı sanki hayatlarımızda.

Zihin, ruh ve beden…

Sadece vücudumuza birer sıkı gömlek giymiyorduk bu hayatta. Bu mükemmel üçlünün de üzerlerine gömlekler giyiyor ve bu enfes üçlüyü kullanmamıza engel oluyorduk. Bir yemek yaptığımızı düşünelim. Yemek yaparken, herkesin bildiği ve kullandığı üç ana madde vardır; yağ, salça, domates, soğan.

Soğanı, ardından salçayı; yağda bir güzel kavurursun ve sonrasında domatesi ekler, suyunu çekinceye kadar beklersin. Bütün bu işlemler bittikten sonra, istediğin malzemeyi kat; sonucunda enfes bir yemek çıkacaktır. Tabii ateşin ayarı ve birkaç baharat damak zevkine göre yol alır gider.

Zihin, beden ve ruh üçlemesini de bu şekilde uyum içerisinde kullanmamız gerekir. Beden zihnimize göre şekillenir. Ruh ise, zihnimizin özgür bıraktığı kadar yol kat eder ve ulaşamayacağımızı düşündüğümüz boyutlara ulaşmamızı sağlar.

Önyargılarımız, bencil duygularımız ve bunlardan ayrı kendimize ait olduğunu sandığımız duygular ne yazık ki bu üçlüyü mükemmel bir şekilde kullanmamıza engel oluyor.

Giydiğimiz gömlek ve pantolonu dar seçmemiz, aslında diğer insanlara bütün hatlarımızı ve haz alınabilir insan olduğumuzu gösterme çabasından ibaret. Diğer insanlar görsün diye kendimizi ne kadar çok sıkıyoruz… Hal bu ki, biraz kendimizi; kendimize gösterme eğilimimiz olsa, belki daha rahat giyineceğiz ve insanlar bizim gibi giyinmek için can atacak. Kendine güvenen insanların birçoğuna baktığımız zaman, ne kadar rahat giyindiklerini görürüz.

Kendimizi diğer insanlara beğendirme üslubumuz sadece giyinmek ile kalmıyor. Zihnimizi beğendireceğiz derken, kendimizi kandıran insanlar oluyoruz ve çeşit çeşit kavramlar oluşturuyoruz kafamızda. Enerjimizin düşüklüğü aslında bizim düşüklüğümüzden kaynaklı değil, diğer insanların tatmin oranları ile doğru orantılı.

Önyargılar dedim de aklıma geldi. Trafikte seyir halindeyken bir araç gördüm, Manisa plakalı SW. Gözlüklü, devlet dairesinden emekli olduğu her halinden anlaşılan, zayıf, yaşı büyük bir amca sürüyordu arabayı. Yanında ise eşi oturuyor ikisi de konuşmuyorlardı. Arka koltukta ise iki genç kadın vardı. Birinin suratı asık, diğeri ise ona gülerek bir şeyler anlatma çabasında. Bagaj ise bavullarla dolmuştu.

Hemen kurdum kafamda. Suratı asık genç kadın yeni üniversiteden mezun olmuş. Özgür hayatının bitişine ve ailesi ile memleketine dönüşüne üzülüyor ya da dört yıl boyunca yaşadığı mükemmel aşkın bir ihanetle bittiğini mezun olduğu gün öğreniyordu. Hemen kafamda bu iki senaryo oluştu. Ama birçok nedeni olabilirdi. Tatile gidiyor olabilirlerdi mesela, şehir değiştiriyor da olabilirlerdi…

Dervişin fikri ne ise zikri de o olur diye boşuna dememişler. Benim fikrim hep melankolik olmaktı ve en büyük acı aşk acısı yaşamak olmaktı. Bu aşk acısını “evladım ölse bu kadar üzülmem” diyebilecek noktaya getirmiştim.

Hayatın hep boş tarafına baktığımı anladım. Sonra kendimce telkinler vererek “dolu tarafı herkes görür, aaa su bitmiş sürahide der mesela. Önemli olan, boş tarafı görmek”…

Şu da bir gerçek, boş tarafı görmeye çalışırken; dolu tarafı da unutmamak lazım.


Konu : Gömlek

Lisans : Yazaron Lisansı

27 Ocak 2019
0 0
Yorum yapmak için üye girişi yapın

Üye Ol Giriş Yap
0 yorum